SERMAYE – SİSTEM – SEÇİLEN – SEÇEN
Sermaye, sistem, seçilen ve seçenler ülkelerin yönetim sürecinde kimi formal, kimi informal şekilde yer alan paydaşlardır. Bilindiği üzere ülkelerin madde ve insan kaynaklarının tasarrufu bu paydaşların ellerindedir. Ne yazık ki bu paydaşlar zaman içinde küresel sermayeyi ülkelerin mal varlıklarına göz dikecek düzeyde büyütmüş. halkı ise açlık sınırı, yoksulluk sınırı gibi kavramlarla tanıştırma noktasına getirmiştir. Bu nedenle bu paydaşların yapılarını ve ilişkilerini bilmek ve buna göre önlem almak her bir ülke halkı için hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde ülke kaynaklarının paydaşlar arasında ganimet malı gibi paylaşılması, halkın her geçen gün daha da yoksullaşması, yoksulluğun iç huzursuzluklara neden olması, iç huzursuzlukların dış müdahalelere davetiye çıkarması, nihayetinde ülkelerin beka sorunu ile karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Yakın tarihte çeşitli ülkelerde yaşanan beka sorunları bizde olmaz deme seçeneğini ortadan kaldırmıştır.
Günümüzde küresel sermayenin ulaştığı boyutu araştıran uzmanların tespitlerine göre bu sermayenin büyüklüğü korkutucu boyutlara ulaşmıştır. yakın zamanda BBC News Türkçe sitesinde yer alan bir haberde Dünya’nın en zengin yüzde 1’lik kesiminin küresel servetin yüzde 82’sine sahip olduğu belirtilmektedir. bu da dünya nüfusunun yüzde 99’lık kesiminin yüzde 18 ile yetinmek zorunda bırakıldığı anlamına gelmektedir. Günümüzde küresel sermaye sahiplerinin ülke yönetimlerini açıktan tehdit etmesi, zenginlik kaynaklarına göz diktiği ülkelerde iç savaşlar çıkarması, çeşitli ülke yönetimlerini değiştireceklerini gizlemeye bile gerek duymadan söylemeleri, insanları ülkelerinden göç etmeye zorlamaları, çeşitli ülke yönetimlerinin çocuk ve sivil katliamları karşısında sesiz kalmalarını sağlamaları, dünya halkını gün geçtikçe açlığa mahkum etmeleri tehlikenin ne kadar büyük olduğunun birer kanıtıdır. Kanıtlar henüz adı konulmamış bir küresel sermaye imparatorluğunun varlığını ortaya koymaktadır. Yakında her ülkenin bu imparatorluğun birer eyaleti haline gelmesi, her bir ülkeye şirket adları verilmesi, dünya çocuklarına şirket bayrakları altında şirket marşları okutulması şaşırtıcı olmayacaktır. Görünen o ki fatura Dünya’nın masum çocuklarına çıkarılmış, yeni neslin geleceği elinden alınmıştır.
Dünya halkının karşı karşıya kaldığı bu duruma çare bulmaktan başka bir seçeneği yoktur. Ancak çare bulmak için evvela gelinen noktanın sebepleri bulunmalıdır. sebepleri bulma arayışına başlarken bu arayışa ışık tutacak bazı hususları dikkate almakta yarar vardır. Bu hususlardan biri ve en önemlisi insan tanımıdır. Bu tanımın önemi insanın hem konunun öznesi olmasından hem de toplumsal örgütlenmeye örnek olacak bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
İnsanın toplumsal örgütlenmeye örnek olacak yapısı aşağıda tanımlanmıştır.
İNSAN: Beslenme, üreme ve yaşama gibi doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş organların eylem sürecidir.
Diğer bir ifadeyle insan farklı organları içinde barındıran bir örgüttür. İnsanın farklı organlardan oluşan örgütsel yapısı dini, dili, ırkı, mezhebi farklı insanların da tek çatı altında örgütlenebileceğini ispatlayan ideal bir örnektir.
Sebepleri bulma arayışına ışık tutacak hususlardan bir diğeri ise demokrasi tanımıdır. İnternet üzerinden araştırdığınızda karşınıza 23 adet demokrasi tanımı çıkmaktadır. Bunların 22 tanesini sarı demokrasi olarak tanımlamak haksızlık sayılmamalıdır. Çünkü bunlar gerçek demokrasi tanımına giden yolu labirent haline getirmekte demokrasi konusunda kafa karışıklığı yaratmaktadır.
İnsanın doğasıyla uyumlu olmayan hiçbir tanıma itibar edilmemelidir. İnsan doğasıyla uyumlu olan gerçek demokrasi tanımı aşağıda yer almaktadır.
“DEMOKRASİ: Siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın veya belli aralıklarla seçtiği temsilciler eliyle yürütülen, ekonomik ve toplumsal yapısı ne olursa olsun her bireyin eşit sayıldığı toplumsal örgütlenme biçimidir.”
Bu tanım toplum içindeki farklı tüm kesimlerin tek çatı altında örgütlenmesini önermektedir. Tıpkı insan bedenindeki farklı organların tek çatı altında örgütlendiği gibi. Farklı insanların tek çatı altında örgütlenebilmesi için elbette ortak amaçlara ihtiyaç vardır. İnsanların beslenme, üreme ve yaşama gibi doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortak amaçları bu ihtiyacı karşılamaktadır. Unutulmamalıdır ki bu amaçlar sadece insanların değil, tüm canlıların ortak amaçlarıdır. İnsanların bir arada yaşamasının temel sebebi de bu amaçlar değil mi?
Toplumsal sözleşmenin temeli bu amaçlar üzerine kurulduğunda farklı her birey tüm enerjisini bilerek ve isteyerek bu örgüte verecektir. Çünkü insanların tek çatı altında fikir birliği, işbirliği ve güç birliği yapmaları onlara zenginlik kaynaklarını sömürüye karşı koruma, kendi yararlarına kullanma gücü verecektir. Kısacası tek çatı altında yapılacak bir güç birliği insanların sadece temel ihtiyaçlarını garanti altına almakla kalmaz, ülkenin zorluklara karşı direnme gücünü de arttıracaktır.
Dikkate alınması gereken bir diğer husus da patronluk tanımıdır. Bilindiği gibi bir iş yerini finanse edip kurana patron denilmektedir. İş yeri patronun amaçlarını gerçekleştirmek üzere kurulur. İş yeri patronun plan, program, kurduğu çalışma sistemi ve emirleri doğrultusunda işletilir. Dolayısıyla patronun aynı zamanda yönetici olduğu anlamına gelir. Bu da patronun yöneticilik vasıflarına da sahip olmasını gerektirir. İş yerindeki müdür ve müdür yardımcısı gibi elemanlar ise yönetici değil, yönetencidir. Bir başka ifadeyle patronun direktiflerini yerine getiren elemanlardır. Yönetici vasıflarına sahip iyi bir patron çalışmalarını bilimsel verilere dayalı yapar. Örneğin iş yerini kurmadan önce kurmayı planladığı işle ilgili uzman kurumlardan fizibilite raporu ister ve işyerini bu rapor doğrultusunda kurar. Yönetici vasfı gereği çalışmaları yakından izler, denetler, aksaklık gördüğünde anında müdahale edip aksaklıkların sebeplerini bulup aksaklıkları giderir. Aksi takdirde patronluk vasfını da yöneticilik vasfını da müdür ve müdür yardımcısı gibi elemanlara kaptırıp, kurulu düzenin çöküşüne sebep olur.
Bu durum ülke yönetimleri için de geçerlidir. Tek farkı ülke yönetimlerinde çoklu patronluk vardır. Şöyle ki; çalışan, üreten, ülke kaynaklarına artı değer katan, ülkedeki yatırımları vergileriyle finanse eden halktır. Bu da patronun halk olduğu anlamına gelir. Seçimli sistemlerde halkın patronluk yetkisi seçmenler tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla patron yetkili seçmenin yönetim süreciyle ilgili yeterli donanıma sahip olması gerekir. Daha da önemlisi ülkede işlerin plan, program ve patron yetkili seçmenin emirleri doğrultusunda yürütebilmesi ve denetlenebilmesi için tüm seçmenlerin fikir birliği, işbirliği ve güç birliği içinde olması gerekir. Bu da tüm seçmenlerin demokrasi tanımında belirtildiği gibi tek çatı altında örgütlenmelerini gerektirir. Aksi takdirde seçmenin patronluğunu da yöneticilik yetkisini de ülke kaynaklarının tasarruf yetkisini de yönetenci konumundaki vekillere, bürokratlara ve yönetim sürecine informal şekilde dahil olan sermayeye kaptırması ve bu paydaşların çalışanı durumuna düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. patron ve yönetici iken kendi işçisinin çalışanı durumuna düşmek…..
Peki; patron ve yönetici haklarına sahip olan halk, işçisinin çalışanı durumuna nereden başlayarak, nasıl ve neden düştü?
ÖZET: Henüz teknoloji, ulaşım ve iletişim imkanlarına sahip olmadığınız bir dönemde kendi kendine yeten bir ülkenin vatandaşısınız. Nüfusunuzun çoğunluğu dindar. Diğer bir ifadeyle Allah’tan korkan iyi insanlar. Emanete ihanet etmeyeceklerine inandığınız insanlar. Nüfusunuzun ekonomik yapısı üç katmandan oluşmaktadır. Birinci katmanda tarım ve hayvancılıkla geçinen köylüler var. İkinci katmanda işçi, memur ve esnaflarınız var. Orta direk de denilen bu sınıfın gelir durumu nispeten daha iyi. Üst katmanda ise birkaç zengininiz var. Halk olarak çalışıyor, üretiyor, ülke kaynaklarına artı değer katıyor, ülkedeki yatırımları vergilerinizle finanse etmek suretiyle patronluk hakkını elde ediyorsunuz. Ancak henüz yöneticilik vasıflarına sahip değilsiniz. mecburen kaynaklarınızın tasarrufunu bu işi en iyi biz yaparız diyen birilerine teslim etmek durumundasınız. O sıralarda birileri size siyasi partilere dayalı bir yönetim sistemini öneriyor ve partileri demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak kutsuyor. Size vekillerinizi siz seçeceksiniz deniliyor. bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığınız için her şeyin sizin kontrolünüzde olacağına inanıyorsunuz. Siz de vekilleri seçmek üzere patronluk vekaletinin seçmenlere verilmesinde ve farklı parti çatıları altında örgütlenmelerinde sakınca görmüyorsunuz; çünkü o sıralarda partilerin dini, dili, ırkı, farklı insanları farklı parti çatıları altında yarıştırıp çatıştıracağını, farklı her bir kesimi diğer kesimler için tehdit unsuru haline getireceğini, partilerin bu icraatlarıyla seçmenlerin güç birliği yapmak üzere tek çatı altında örgütlenmelerini engelleyip patronluk ve yöneticilik haklarını ellerinden alacaklarını bilmiyorsunuz.
Ayrıca partilerin seçim yarışında iktidara gelebilmek için zenginin elindeki para, teknoloji, ve medyaya muhtaç olacağını, iktidara geldiğinde parasını ve medyasını kullandığı zengine olan diyet borcunu ödemek üzere sizden alıp zengine vereceğini sermayelerin bu şekilde küresel boyuta çıkacağını da bilmiyorsunuz. Bunları o günkü şartlar nedeniyle kınamak mümkün değil; çünkü o sıralarda ülke yönetimi ile ilgili bilgiye sahip değilsiniz.
Derken seçim zamanı gelip çatıyor. Ortalığı bayram yerine çeviriyorsunuz. Neler olup bittiğini denetleme imkanına sahip olmadığınız için işlerin yolunda gittiğine inanıyorsunuz. Öyle ya partiler kutsanmış, vekil olacak insanlar ise dindar. şüphelenmeniz için hiç bir sebep yok.
Bir kaç seçimden sonra sofranızdan bir şeylerin eksildiğini gördüğünüzde suçu mevcut vekillere atıp yeni vekillere oy veriyorsunuz. Bu sefer işlerin yoluna gireceğine inanıyorsunuz. Oy verme işleminden sonra eve gidip dizi veya yemek programlarını izliyorsunuz. Oysa artık yönetimle ilgili bilgilere ulaşma imkanına kavuşmuşsunuz. Ama siz nasıl yönetildiğinizle ilgilenmek yerine eğlence programlarını izlemeyi tercih ediyorsunuz. Hala ayağınızın altından kayan zeminin farkında değilsiniz. Hatta medyanın algı operasyonları etkisinde kalıp diğer partilerin çatıları altında örgütlenen seçmenlere çatmak ve kötülemekten zevk alıyorsunuz. İşler yine yolunda gitmiyor. Yeni seçimde iktidar partisini değiştiriyorsunuz; ancak her seferinde siz kaybediyor zenginleriniz daha da zenginleşiyor. Bir zaman sonra açlık sınırı, yoksulluk sınırı kavramlarıyla tanışıyorsunuz. Ekonomik sıkıntılar evlenmeleri azaltırken, boşanmaları çoğaltıyor. Ortada kalan masum çocuklar sizi biraz olsun düşünmeye sevk etmiyor. Üniversite diplomaları işe yaramaz hale geliyor. Umudunu yitirmiş gençler gitmek veya toplum için faydası olmayan işlere bulaşmak durumunda kalıyor. Çocuk istismarları, kadın cinayetleri, bitmiş çiftçiler, kepenk kapatmak durumunda kalan esnaflar, batan şirketler, pazar yeri çürüklerini toplayan, çöp konteynerlerinde gıda arayan vatandaşlar görüyorsunuz. Yetmiyor; bir sabah uyandığınızda ellerinde açız, geçinemiyoruz pankartlarıyla sokağa inmiş emeklileri görüyorsunuz. İşçilerin, memurların, çiftçilerin, esnafların, çocukların, kadınların dertleri yetmezmiş gibi bunlara bir de emeklilerin dertleri ekleniyor.
Peki; Bütün bunların yaşanacağı belirtileri ortada iken ve bir yandan bunun bedelini ödüyorken siz ne yaptınız? Siz seçimden seçime vekillerin değişimini, oda olmadıysa iktidar partisinin değişimini yeterli bulup, oyunuzu kullandıktan sonra dizilerinizi izlemeye devam ettiniz. Çünkü sizin sorunlarınızla ilgilendiklerine inandığınız partili vekilleriniz, her konuda fikir sahibi gazetecileriniz, demokratlarınız, akademisyenleriniz, halk yararına faaliyetlerde bulunduklarını iddia eden vakıf, cemaat, tarikat, sendika ve dernekleriniz vardı.
Peki; Bu vatansever kişi ve kuruluşlar bugün karşı karşıya kaldığınız problemlerinizi neden önleyemediler. Partilere dayalı siyasal yönetim sisteminin halkın yararına olmadığını bilmiyorlar mıydı? Neden halkın yararına olacak alternatif bir yönetim sistemi için kafa yorup çalışmadılar? Neden 20 yıl önce yazılmış ve alternatif bir yönetim modeli içeren partisiz yönetin adlı bir kitabı 20 yıldır görmezden geldiler? Dünyanın diğer ucunda kanat çırpan bir kelebeği anında görüp ekrana taşıyan gazeteciler neden 20 yıl önce yazılmış ve birçoğuna gönderilmiş bir kitabı görmezden geliyorlar? Bütün bunlar insanda bu kişi ve kuruluşların mevcut sistemden beslendikleri algısı yaratmaz mı? Onlara neden güvenip itibar ettiniz? Siz mi onlara uydunuz, yoksa onlar mı size uydu belli değil, belli olan tek şey ortak bir yanınız olduğudur.
Ey patron yetkili seçmenler kendi kendinizi kandırmayın; başkasının sizi uyarmasına sizin için kafa yormasına hiç mi hiç gerek yoktu. Çünkü iletişim ve ulaşımın ulaşılır olduğu bu teknolojik çağda her şeyi görüyor ve biliyordunuz. Bile bile birliğinizi engelleyen sizi kamplara bölüp patronluk ve yöneticilik yetkilerinizi elinizden alan partilerden vazgeçip, geleceğinizi aydınlatacak yeni bir sistem arayışı içine girmediniz. Çünkü ekmeğinizi dili, dini, ırkı sizden farklı vatandaşlarınızla paylaşmaya asla yanaşmadınız. Partiler medya vasıtasıyla farklılıklarınızı körükledikçe onları oylarınızla daha da güçlendirdiniz. Hesaba katmadığınız tek şey batırmaya çalıştığınız diğer vatandaşlarınızla birlikte batıyor olmanızdı. Kısacası sömürgeci güçlerin böl ve yönet politikasına var gücünüzle hizmet edip sadece çocuklarınızın değil, ülkenizin de geleceğini kararttınız. Tek çatı altında güç birliği yapmanız gereken yerde sadece partilerle değil, vakıf, sendika, cemaat, tarikat, denek gibi kuruluşlarla da bölündünüz; bölündükçe bütünleşmeden uzaklaştınız; bütünleşmeden uzaklaştıkça daha da bölündünüz. Kısacası patronluk, yöneticilik haklarınızı farklı kesimlere tahammül etmeme nedeniyle partilere ve sermayeye kaptırdınız. İşçinizin çalışanı durumuna düştünüz. Açız geçinemiyoruz pankartlarıyla sokaklara çıkmak yerine tüm farklı kesimlerle tek çatı altında toplanıp işbirliği ve güç birliği yapsaydınız bugün ücret artışı dilendiğiniz kişilerin ücretlerini siz belirlerdiniz. Çocuklarınıza ağır bir fatura bırakmak yerine aydınlık bir gelecek bırakırdınız. çocuklarınızı hiç mi hiç düşünmediniz?
Bir mesaj da dindar kardeşlerimize gelsin.
Sevgili kardeşlerimiz aynı ülke yurttaşlarının bölünmesini neden engellemediniz. Bırakın engellemeyi siz neden bölündünüz. Bu bölünmeler enam suresi 159. ayeti görmezlikten gelme anlamına gelmiyor mu?
Dileğim bin nasihat niteliğinde bir musibet ile karşı karşıya kalmadan aklınızı başınıza alır, nasıl sömürüldüğünüzle ilgilenirsiniz. 22.12.2025
M.Salih Ekinci