YÖNETİCİ – YÖNETENCİ

Patron, yönetici, yönetenci etiketlerinin yönetim süreçlerinde kullanılan unvanlar olduğunu biliyoruz. Konumuz halkın yönetimi sürecinde yer alan patron, yönetici ve yönetencilerin pozisyonlarını değerlendirmek olduğuna göre bu değerlendirmelerde rehber ve ölçü olarak kullanılan örgüt, yönetim ve demokrasi tanımlarının bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmektedir. Söz konusu tanımlar hafızamızı tazelemek üzere aşağıda sunulmuştur.

“Yönetim; örgütün iş ve işlemlerini planlı şekilde yürütme ihtiyacından doğan bir süreçtir”

Örgüt; “belirli ortak amaçları gerçekleştirmek üzere bir araya gelen insanların eylem sürecidir”

Demokrasi; “Siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da belirli aralıklarla seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, ekonomik ve toplumsal durumları ne olursa olsun her bireyin eşit sayıldığı toplumsal örgütlenme biçimidir”

Tanımlardan çıkarılan dersler:

Demokrasi karşımıza tüm yurttaşları aynı çatı altında toplayan toplumsal bir örgütlenmenin adı olarak çıkmaktadır. Bu örgütlenme halkın yönetim sürecinde iş birliği yapması anlamına gelmektedir. İşbirliği ise halka siyasal yönetim sürecini denetim altına alma gücü verecektir. Halkın bu güce erişmesi halkı egemen kılacak; yönetim sürecinde patron koltuğuna oturmasını sağlayacaktır.

Yukarıda sözü edilen toplumsal örgütlenmeyi başarmak için yapılması gereken tek şey örgüt temelini insanların beslenme, üreme ve yaşama gibi doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortak amaçları üstüne kurmaktır; çünkü bu amaçlar insanların şartlar ne olursa olsun gerçekleştirmek zorunda olduğu amaçlardır. Bir başka deyişle dini, dili, ırkı, rengi farklı insanları bir arada tutabilecek yegane amaçlardır; Hal böyle iken insanların siyasi partiler ve onların uzantıları haline gelmiş dernek, vakıf, sendika, cemaat, tarikat ve benzeri oluşumların çatıları altında ayrı, ayrı örgütlenmeleri, bölündükçe bölünmeleri ve toplumsal örgütlenmeden uzaklaşmaları akıl alır gibi değildir. Halkın patronluktan vazgeçmesi anlamına gelen bu tutumu hiç kuşku yok ki doktora tezi olacak niteliktedir.

Ana konuya geçmeden önce dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da yönetim tanımının öğretisiyle ilgilidir. Yönetim tanımına göre örgütün olmadığı yerde yönetim olmaz. Bu da toplumsal örgütlenmeye sahip olmayan bir ülkede siyasal yönetimin de olmaması gerektiği anlamına gelmektedir. Öyle ise toplumsal örgütlenmenin olmadığı bir yerde bir siyasal yönetim süreci hüküm sürüyorsa o siyasal yönetim sürecinin varlığı ciddi bir soru işaretidir.

Tanımlar ve tanımlardan çıkarılan dersler paylaşıldıktan sonra konuya yönetim işinin nasıl gerçekleştiğini, süreç içindeki gelişmelerin ne tür sonuçlar doğurduğunu tahlil etmekle başlamak gerekmektedir. Aksi takdirde yönetim sürecinde kimin patron, kimin yönetici, kimin yönetenci olduğunu isabetli şekilde tespit etmek mümkün değildir; çünkü patron, yönetici ve yönetencilerin unvanları yerinde dursa bile işlevsel yerleri yönetim süreçlerinde ortaya çıkan sonuçlara göre değişebilmektedir. Aşağıdaki ilgili tahlil incelendiğinde konu daha iyi anlaşılacaktır.

Kitabın önceki bölümlerinde de değindiğimiz gibi bir varlığı yönetmiş sayılabilmemiz için onu harekete geçirmemiz, gerekiyorsa şeklini, sıfatlarını değiştirmemiz, ondan amaçlarımıza uygun bir enerji elde etmemiz gerekmektedir. Ancak hedefteki varlıktan enerji elde edebilmemiz için evvela bizim o varlığa bir enerji uygulamamız gerekmektedir. Örneğin; pastahane mutfağındaki şeker, un ve yağın hiçbir müdahale olmadan bir araya gelmesi, pişmesi, önümüze pasta olarak gelmesi mümkün değildir. Pasta isteniyorsa bir aşçının söz konusu maddelere gerek elleriyle gerekse mutfaktaki uygun araçlarla çeşitli enerjiler uygulayıp pasta üretmesi gerekmektedir.

Bu teze göre aşçı mutfağa girip pasta yapmışsa aşçının pasta ham maddelerini ve ilgili araçları yönettiğini söylemek mümkündür. Ancak bu aşçının bir yönetici olduğunu aynı rahatlıkla söylememiz mümkün değildir; çünkü aşçının pozisyonu pastayı kapanın durumuna göre değişmektedir.

Normal şartlarda pasta patronun amaçlarını gerçekleştirmek üzere üretilir; süreç pastanın patrona teslim edilmesiyle tamamlanır. Üretim süreci patron tarafından finanse edildiği için doğal olarak süreç patronun plan, program ve emirleri doğrultusunda yürütülür. Bu da asıl yöneticinin patron olduğu anlamına gelir; ama pratikte bu her zaman böyle olmuyor; çünkü aşağıda örnekleri bulunan bazı hallerde patronun pastayı kaptırması söz konusu olabiliyor. O hallerde patron sadece pastayı değil, patronluğunu da yöneticilik vasfını da kaptırmış oluyor. İşte bu nedenle aşçının pozisyonu pastayı kapanın durumuna göre değişir diyorum.

Örneğin; aşçı pasta üretim sürecini kendi adına yönetmiş ise, yani hem aşçı hem patron ise ve pastanın gelirleri kendi kasasına girmişse aşçı iyi bir yönetici ve iyi bir patrondur.

Aşçı üretim sürecini patronu adına yönetmiş ise yönetici patrondur; çünkü patronun planları gerçekleşmiştir. Aşçı bu durumda yönetencidir.

Patron üretim sürecindeki giderleri karşılamış ve pastaya sahip olmuş ise dürüst bir yönetici ve dürüst bir patrondur. Giderleri başkasına yükleyerek pasta gelirlerine sahip olmuşsa patron yine yöneticidir; fakat sömüren bir patron ve yöneticidir. Aşçı ise sömürüye alet olmuş yönetenci konumundadır.

Aşçı patronun parasıyla ürettiği pastayı bir şekilde zimmetine geçirmiş ise patron koltuğuna oturmuş bir yöneticidir; ancak dolandırıcı hırsız bir yöneticidir. Bu durumda patron yönetenci konumuna düşmüştür.

Aşçı patronun parasıyla ürettiği pastayı başkasına vermiş ise, başkasını patronu yerine koyup ona hizmet etmiş ise hain bir yönetencidir. Patron yine yönetenci konumuna düşmüştür.

Özetle:

-Yönetici pastayı üreten değil; pastayı kapandır; çünkü pastayı kapan, pastayı finanse edeni de pastayı yapanı da yönetmiştir.

Kısacası her yönetici patrondur; ama her patron yönetici değildir.

Yukarıdaki paylaşımlar halkın yönetimi konusunu tahlil etmekte kolaylık sağlayacaktır. Ancak işe bireyin yönetimi ile başlanmalıdır. Çünkü toplumun öznesi olan bireyin tanımı yapılmadan, ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlara yönelik amaçları hesaba katılmadan, Bireyi yönetmek işinin nasıl gerçekleştiğini anlamadan halkın yönetimini sağlıklı şekilde tahlil etmek mümkün değildir.

Peki; birey (insan) nedir?

İnternet’te küçük bir araştırma yapıldığında insanın birçok tanımı yapıldığı görülmektedir. Ancak amaç bunları soruya cevap olsun diye sıralamak değil; amaç insanın toplumsal örgütlenme ve yönetim süreciyle ilgili yanını ortaya koymak ve bundan yararlanmaktır. Bireye bu amaçla bakıldığında; bireyin beslenme, üreme ve yaşama gibi doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş organların eylem süreci olduğu görülmektedir. Bu da bireyin de bir örgüt olduğu anlamına gelmektedir.

Birey örgütünün toplumsal örgütlenmede örnek alınabilecek özelliği şudur:

-Birey örgütünü meydana getiren organların renkleri, şekilleri, vasıfları ve işlevleri farklıdır; ancak bunu sorun haline getiren organ yoktur. Birey örgütünde başçılar, ayakçılar gibi ayrıştıran oluşumlar da yoktur. Tüm organlar eşittir. Ceza da ödül de paylaşılır. Arızalı organın tedavisi için seferber olunur. Hep birlikte çalışır; ürettiklerini paylaşırlar. Organların tümü hem işçi hem patrondur. Her haliyle kul yapısı olmadığı bellidir.

Birey örgütünün toplumsal örgütlenme ve yönetim süreçlerinde hesaba katılması gereken özellikleri ise şunlardır:

1-Birey örgütü doğal ihtiyaçlarını örgüt içinden (bedenin içinden) karşılama imkanına sahip değildir. İhtiyaçlarını çevre kaynaklarından sağlamak zorundadır. Bu zorunluluk örgütün beynini dış etkilere (uyarıcılara) açık hale getirmektedir.

2-Dünyadaki hiçbir birey doğal ihtiyaçlarını tek başına arama, bulduğunu işleme, geliştirme, kullanma, saklama ve koruma bilgi, beceri ve yeteneğine sahip değildir. Bu nedenle her birey aynı durumda olan diğer bireylerle işbirliği yapmak üzere örgütlenmek zorundadır. Eğer söz konusu ihtiyaçları barındıran alan ülke toprakları ise o zaman da toplumsal örgütlenme içine girmek zorundadır. Bu zorunluluk demokrasi tanımında yer alan toplumsal örgütlenme önerisi ile bire bir örtüşmektedir. Bu da demokrasinin insanlar için bir tercih değil; bir mecburiyet olduğu anlamına gelmektedir.

3-Birey örgütü hem enerji üretebilen hem de enerji olarak kullanılabilen bir özelliğe sahiptir. Yani her sömürgecinin elde etmek istediği değerli bir zenginlik kaynağıdır.

Peki; bu zenginlik kaynağı birey nasıl yönetilmektedir?

Genel algının bireyi beyninin yönettiği yönünde olduğunu biliyoruz. Oysa beyin örgüt ortamından gelen uyarıcılar doğrultusunda bedene yön verebilen bir organdır. Örneğin örgüt acıktığında bu ihtiyacını sinir sistemi kanalıyla beyine iletir. Beyin örgüt ortamından aldığı bu uyarıcı (emir) doğrultusunda onu mutfağa yöneltir; üşüdüğünde ısıtıcının yanına, uyumak istediğinde yatağa yöneltir.

Kısacası beyin örgüt ortamından gelen emirler doğrultusunda çalışır. Bu da örgütün hem patron hem de yönetici, beynin ise yönetenci yani emirleri veren örgütün emrinde olduğu anlamına gelir. Normal olan budur; çünkü çalışan, üreten ve işleri finanse eden örgüttür. Ancak örgütün bu patronluğu özgür olduğu hallerde geçerlidir; çünkü beyni daha önce de belirttiğimiz gibi örgütün dışından da uyarıcı alabilen bir özelliğe sahiptir. Beynin bu özelliği örgütün ihtiyaçlarını çevresinden karşılamak zorunda olmasından kaynaklanmaktadır. Beynin dış uyarıcılara açık olması örgütün söz konusu ihtiyacını karşılamaktadır; ancak dışa açık olmasının her halde örgüt yararına olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta çoğunlukla zararına olduğunu söyleyebiliriz; çünkü bu örgüt yukarıda da belirttiğimiz gibi hem enerji üretebilen hem de enerji olarak kullanılabilen bir varlıktır. Bu da birey beynini ikili enerjiye sahip olmak isteyenlerin hedefi haline getirmektedir. Birey beyninin hedef haline gelmesi toplumu da hedef haline getirmektedir; unutmamakta yarar vardır. Beyin dışarıdan gelen uyarıcıları duyu organları vasıtasıyla alır. Eğer bu uyarıcılar örgütün amaçları ile örtüşüyorsa beyin bedeni seve, seve harekete geçirir. Uyarıcılar örgütün amaçlarına ters düşen nitelikte ise beyin bedeni harekete geçirmekte direnir. Ancak bu direniş örgütün uyarıcılar karşısındaki savunma gücü oranında gerçekleşebilir. Örneğin beyinin dışarıdan aldığı uyarıcı bireyin yaşamını tehdit eder nitelikte ise ve örgüt savunma gücüne sahip değilse beyin istemese bile bedeni dış uyarıcı doğrultusunda harekete geçirmek zorunda kalır. Kısacası örgütü kendisiyle birlikte dış uyarıcıları verenlerin emrine verir. Yani mensubu bulunduğu örgütün değil; başkasının yönetencisi olur.

Beyin kanalıyla örgütü ele geçirmenin birçok yolu vardır. Kaba kuvvet, tehdit ve şantaj araçları ile verilen uyarıcılar bunlardan bazılarıdır. Beyine örgütü ele geçirmek üzere verilen en etkili uyarıcı ise sözcüklerdir; çünkü sözcüklerle bireyi hiçbir direnişle karşılaşmadan ele geçirmeniz mümkündür. Örneğin; bireyi vaatlerle kandırabilir; basın yoluyla algı operasyonu yapabilir; düşmanlar yaratıp yönlendirebilir; nesneleri kutsayıp peşinden koşturabilir; onurlandırıp istediğiniz yöne çekebilirsiniz. Bireyin toplumsal örgütlenmemizde hesaba katmamız gerektiğine inandığım bazı özelliklerini paylaşmaya çalıştım; paylaşımlar toplumsal örgütlenmede bireyin özelliklerini, ihtiyaç ve amaçlarını hesaba katmanın bir mecburiyet olduğuna işaret etmektedir. Bu mecburiyet toplumsal sözleşmenin insanların doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortak amaçları üzerine kurulması gerektiği anlamına gelmektedir. Aksi takdirde yurttaşların aynı çatı altında toplanıp iş ve güç birliği yapması mümkün değildir; bu güne kadar olmadığı gibi.

Toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirmeden çalışan, üreten, vergileriyle ülkedeki tüm işleri finanse eden halkı patron koltuğuna oturtmak gücüne sahip olmak mümkün değildir

Patron koltuğunda oturma gücüne sahip olmayan halkın beyni konumunda olan meclisine uyarıcılarını (emirlerini) vermesi, onu denetim altına alıp, dış uyarıcı verenlerin güdümüne girmesini önlemesi mümkün değildir.

Meclisini dış uyarıcılardan koruyamayan halkın ne kendini ne de ürettiklerini sömürüden kurtarması, özgür ve bağımsız olarak yaşaması da mümkün değildir.

Halkın Meclisi denetleme ve dış uyarıcılardan koruma işi hiçbir şekilde ihmal edilmemelidir; çünkü ülkenin madde ve insan kaynakları kullanımı meclisin tasarrufunda bulunmaktadır. Bu da meclisi para, silah, teknoloji medya ve benzeri güçlü araçlara sahip olan sömürgecilerin hedefi haline getirmektedir.

Toplumun beynini (meclisi) sömürgecilerin dış uyarıcılarından koruması bireyin beynini korumasından daha kolaydır; çünkü bireyin doğal ihtiyaçlarını kendi içinden sağlama imkanı yoktur. Bu da bireyi dış uyarıcılara karşı zafiyet içine sokmaktadır. Oysa toplum ihtiyaçlarını kendi içinden karşılama imkanına sahiptir. Yani dışa bağımlılığı birey örgütüne göre daha azdır. Halkın güçlü bir toplumsal örgüte sahip olması meclisin örgüt amaçlarıyla örtüşmeyen dış uyarıcılara karşı direncini arttıracaktır. Yurt dışından gelen uyarıcılara karşı ise halkın örgütlü gücü oranında direnç gösterecektir. En azından halkın bu günkü örgütsüz halinden daha büyük direnç göstereceği muhakkaktır. Halkın meclisini koruması sömürgecilerin işini zorlaştıracaktır.

Gerçek şu ki halk siyasi partilere dayalı toplumsal yapının hiçbir safhasında egemen olmamıştır; çünkü egemen bir halkın yaşamın her alanında söz sahibi olması gerekirken, bu hak partiler tarafından 4-5 yılda bir sandık başına gidip bir oy verme eylemi ile sınırlandırılmıştır. Acı olan ise halkın yaklaşık % 85’inin bir oy vermekle egemen olduğuna inanmasıdır. Oysa egemenlik bir oy verme eylemi ile izah edilebilecek bir şey değildir.

Eğer bir oy verme ile egemen olunsaydı;

-Halk temsilcisini belirleme, eğitme, seçme, çalışma biçim ve şartlarını belirleme ve denetleme hakkını siyasi parti liderlerine kaptırmazdı.

-Seçim barajları marifetiyle halkın önemli bir kısmının milli irade dışına çıkarılmasına izin vermezdi.

-Halkın lokomotif gücü devlet memurlarını parti yandaşı olup bölünür bahanesiyle siyasal alandan uzak tutan partilerin işçi, köylü ve esnafı parti yandaşı yapıp bölmesine izin vermezdi.

-Siyasetçilerin sermayenin güdümüne girmesine göz yummazdı.

-Bürokratların siyasi partilerin uzantısı haline gelmesine izin vermezdi.

-Kadınların nüfusu oranında temsil hakkının siyasi partiler tarafından kısıtlanmasını kabul etmezdi.

-Yönetim sürecinin liyakatsiz, ehliyetsiz ellere verilmesine izin vermezdi.

-Gençliğin yönetim sürecinden uzak tutulmasına göz yummazdı.

-Yerel işlerin ve kanunların halktan uzakta yapılmasına izin vermezdi.

-Halkın dili, dini, ırkı farklı kesimlerini ayrı, ayrı örgütleyen; onları yarıştırıp çatıştıran; farklı her bir kesimi diğer kesimler için tehdit unsuru haline getirmek suretiyle halkın aynı çatı altında toplanmasını engelleyen siyasi partiler ve onların taşra teşkilatı gibi çalışan dernek vakıf sendika, cemaat ve benzerlerinin varlığına izin vermezdi.

-Halkın farklı kesimlerini ayrıştırmak suretiyle demokrasinin toplumsal örgütlenme önerisinin önünü kesen, dolayısıyla halkın temsilciler meclisine hükmetmesini ve onu dış uyarıcılardan korumasını engelleyen partilerin varlığına izin vermezdi.

-Çalışan, üreten ve bütün işleri finanse eden halkın hem patronluk hem de yöneticilik haklarının elinden alınmasına, dolayısıyla hakkı olan zenginlik kaynaklarının ganimet malına dönüşmesine izin vermezdi.

-Bir avuç insan servetini küresel boyuta taşırken milyonların yoksul, mutsuz ve umutsuz kalmasına sessiz kalmazdı.

-Halkın doğal ihtiyaçlarını garanti altına almayan siyasal sistemlerin varlığına izin vermezdi.

-Milyonların asgari ücretle geçinebilme rekoru kırmasına razı olmazdı.

-Hiç olmazsa “temsilcilerin” önünde el pençe durmaz; önünü iliklemez; eğilip elini öpmezdi.

Gerçek şu ki demokrasinin öngördüğü toplumsal örgütlenmeye sahip olmadığımız için beyinlerimize hükmedecek güce sahip değiliz; dolayısıyla ürettiklerimizi ve zenginlik kaynaklarımızı koruyacak güce de sahip değiliz. Kısacası ne yönetici, ne patron ne de egemeniz.  Aleyhimize işleyen sürece oy vermek suretiyle meşruiyet katan yönetencilerden başka şey değiliz. 04.01.2018  M.Salih EKİNCİ